|
Meşhur
tarihçimiz İsmail Hami Danişmend’e göre dünya tarihinde ilk
demokrasiyi Türkler kurmuş ve iki meclisli ilk parlementoyu da
Türkler tesis etmiştir.
Orta Asya’daki göçebe Türk
İmparatorluklarının bile dünyada misli görülmemiş
bir takım demokrasi esaslarına dayandığı tesbit
olunmuştur.
Yine İsmail Hami Danişmend’e
göre, İslamiyetten sonraki Türk devletlerinde de
muhtelif/çeşitli tezahürleri görülen bu tarihi
ve milli hususiyetimiz, Türkiye’nin azamet
devrinde çeşitli milletlere mensup Avrupa alimleri
tarafından asırlar boyunca tetkik edilip, Hristiyan-Garb’ı
titreten eski Türk idaresinin bir “Mutlakiyet”
değil, aksine bir “Demokrasi” olduğunda ittifak
edilmiştir.1
Yeryüzünde ilk demokrasiyi
de, parlementoyu da bundan beş bin yıl evvel Türkler
kurmuştur. Bu tarihi hakikati tesbit eden de, Garb/Batı
ilmidir.
Gene aynı ilim, İslamiyetten
evvel Orta-Asya’da kurulmuş göçebe Türk
devletlerinin bile bünye itibariyle demokratik bir
nizama istinad edmiş/dayanmış olduklarını tesbit
etmiştir.
Dünya tarihinde ilk demokrasi
ve ilk parlamento, bütün medeniyetlerle ilimlerin
ve sanatların kaynağı ve menbaı olduğunda artık
ittifak edilen/birleşilen Sümer’de kurulmuştur.2
İsmail Hami Danişmend’e göre,
Sümer medeniyetini kuran da, Orta-Asya’dan oraya
gelmiş olan bir Türk camiası/topluluğudur.3
Evet, tarihin her devrinde
kurulmuş olan devletlerimizde, Cumhuriyet şeklen ve
ismen olmasa bile ruhen ve muhtevasının somut
tatbikatlariyla vardı. Nitekim Osmanlı Devleti, bu
uygulamaların göz yaşartıcı ve iftihar verici örnekleriyle
doludur:
Osman Bey, sefere başlamadan önce,
arkadaşlarını toplar, maksadını anlatır, durumu
müzakere eder, sonra karar verirdi. Böylece, herkes
gönüllü olurdu. Varılacak hedefi önceden bilirdi.4
Şeyhülislam Zenbilli Ali
Efendi, Yavuz Sultan Selim’in Hristiyanları zorla
Müslüman etme kararını ibtal ettirmiş, sonra da
ona şöyle demişti:
-Sultanım, sen Şeriattan/İslam’dan,
adaletten ayrılır da kendi kendine hüküm verirsen,
ve onu infaz ettirirsen, ben de senin padişahlıktan
indirilmen için fetva çıkartırım.
Yavuz, buna karşılık onu mükafatlandırmıştı.5

Yıldırım Bayezid, Bursa kadısı
Şemsettin Fenari huzurunda bir mesele için şahitlik
etmiş, lakin bu şahitliğe kadı değer vermemiştir.6
Osmanlı Padişahlarının “mutlak
hükümdar” oldukları zannı çok yanlıştır.
Birçok padişahların fetvalarla tahtlarından
indirildikleri bunu gösterir. Bazı hallerde padişahlar
da Şeyhülislamları azletmişlerdir.
Vezirler ise icra kuvvetini
temsil ediyorlardı. İcrayı faydalı ve kanuna
uygun yapmadıkları takdirde padişahca
azlediliyorlar/ görevden alınıyorlardı.
Kuvvetler ayrılığı,
kuvvetlerin birbirlerini murakebesi ve yetkilerin sınırlı,
fakat tam olması Osmanlı Devleti’nin bünyesine
çok sağlamlık veriyordu.7
Bu hususu bir hukuk alimi olan
merhum Prof. A. F. Başgil şöyle ifade ediyor:
“Devlet teşkilatında
kuvvetler ayrılığı uygulaması, Hz. Ömer
devrinde başlamıştır. İdare ve kaza yani yargı
ayırımı yapılmış, bunun yanında devletin en yüksek
müzakere ve karar organı olarak bir şura meclisi
kurulmuştur. Bu meclis, kabile mümesilleriyle/temsilcileriyle
halk temsilciliklerinden teşekkül eder/meydana
gelirdi.” (Başgil, A.F., Anayasa Prensipleri, C.1,
63.)
Böylece denilebilir ki, İslamiyet
şurayı esas almakla temsili cumhuriyet tarzını
ortaya koyan bir siyasi anlayışa açık bulunmaktadır.
Diğer bir ilim adamı ise, kaza/yargı
organı ile idare/yürütme organı arasındaki ayrılığın
ta Hz. Muhammed devrinde yapıldığı görüşündedir.
(Turnagil, İslamiyet ve Milletler Hukuku, 66)8
Nitekim Osmanlıların Şeyhülislamlık
makamını ihdas etmeleri/kurmaları görülmemiş
bir hususdur.
Osmanlı Devleti’nde danışma,
siyasetin temeliydi.9 Çünkü her çeşit
meşveretin yani danışma ve istişarenin neticesine
uygun hareket etmek, İslam’da vacib/kesin emir
derecesinde gerekli görülmüştür.10
Osmanlıların yükselme
devirlerinde Padişahlar,vezirler, kazaskerler,
beyler, hakkında kanun veya misal/örnek bulunmayan
hallerde, mutlaka danışırlardı. Onların bu
meziyetleri hatalarını pek azaltır, başarılarını
çoğaltırdı.
Mesela Sultan Birinci Murat,
Kosova savaşından önce kumandanlarla danışmada
bulunmuştu.11

Kanuni, Mohaç savaşından önce
danışmada bulunmuşlardır. Yalnız savaşlarda değil,
her türlü devlet işerinde çok zaman Padişah,
vezirler, ilim adamları ve kumandanlar müşavereyi/danışmayı
ihmal etmezlerdi.
Murakebe ve müşavere sayesinde
Osmanlı idaresi o kadar mükemeldi ki Fatih Sultan
Mehmet’in çağdaşı olan ve siyaset sanatı hakkındaki
“Prens” isimli meşhur eseri meydana getiren İtalyalı
Makyavelli bile, Osmanlı idaresinin, o zamanki
idarelerin hepsinden daha iyi olduğunu yazıyordu.12
Hükümdarlar, vezirler, her
derecede memurlar ve kumandanlar yetkilerini tam
olarak kullanırlar, lakin bu yetkinin İslam dini
tarafından çizilen hududunu geçmemesi gerektiğini,
geçerse kuvvetinin ve yetkisinin hemen sıfıra
ineceğini bilirlerdi. Padişah bile “insan üstü”
olmak imtiyazına sahip değildi, gurura kapılmanın
zararları bilindiği için, vazifeli bir insanın
her defasında, divanda şöyle bağırdığı
rivayet edilir:
-Mağrur olma Padişahım,
senden büyük Allah var…
En büyük, en kuvvetli, hatasız,
ezeli ve ebedi varlığın, ancak Allah olduğuna
kesin bir şekilde inanıldığı için, görevin
hududu yetki ve sorumluluk sınırını aşmıyor,
faydalı ve seciyeyi/ahlakı çelikleştiren dozunu
devam ettiriyordu.13
**************
-
Garp
Menba’larına göre: Eski Türk Demokrasisi,
İsmail Hami Danişmend, İstanbul, 1964, s.3
-
a.g.e.,
s.7
-
a.g.e.,
s.8
-
Türkiye’nin
Kaderi, Kadircan Kaflı, İstanbul, 1965, s.
15-16
-
a.g.e.,
s.18
-
a.g.e.,
s.17
-
a.g.e.,
s.26-27
-
Bediüzzaman
Said Nursi ve Devlet Felsefesi, Safa Mürsel,
İstanbul, 1976, s.266-267
-
Türkiye’nin
Kaderi, Kadircan Kaflı, İstanbul, 1965, s.
26-27
-
Bediüzzaman
Said Nursi ve Devlet Felsefesi, Safa Mürsel,
İstanbul, 1976, s.266-267
-
Türkiye’nin
Kaderi, Kadircan Kaflı, İstanbul, 1965, s.
26-27
-
a.g.e.,
s.27-28
-
a.g.e.,
s.29
MUHSİN
BOZKURT
Emekli
Öğretim Görevlisi
|