Divanda derin bir sessizlik vardı. Herkez düşünceli..Herkesin başı öne eğik, öylece kıpırdamadan oturuyorlardı. Kimse olanlara bir mana verememişti. Üç gündür hükümdar ortalıkda yoktu. Kayıplara karışmışdı. Sanki yer yarılmış da içine geçmişdi.

Başvezir duruma el koymuş, henüz bundan kimseye haberdar etmemişdi. Bir karışlık çıkmasından korkuyor, bu yüzden araştırmalarını çok gizli tutuyordu. 

Kapı açıldı. Serdar sert adımlarla divana doğru yürüdü. Başvezirin tam önünde, büyük bir saygıyla durdu ve onu selamladı. Bütün vezirler büyük bir merak içinde, Serdan’ın ağzından dökülecek kelimeleri bekliyorlardı. Onlar için çok uzun gelen, kısa bir beklemeden sonra Başvezir:

“Söyle Serdar, seni dinliyoruz.”

 Serdar:

 “Başüstüne”dedi ve üzüntülü bir sesle devam etti:

 “Bakılacak her yere baktım. Bulunabiliceği her yere gitttim. En ufak bir iz bile yok. Hatta dolaylı yollardan halkın ağızını da yokladım. Ne gören var ne bilen. Herkes işinde gücünde.”

 “Pekala Serdar, görevini en iyi şekilde yaptın. Berhudar ol. Yalnız yeni bir hükümdar tahta geçene kadar yine de, hiç birşey olmamış gibi davran!”

 “Başüstüne keremlü vezirim. Merak etmeyiniz. Uygun gördüğünüz zamana kadar bu iş, gizli kalacaktır.”

 “Peki Serdar, gidebilirsin.”

Serdar, başıyla selamladıktan sonra, geri geri çekilerek divandan çıktı. Kapılar tekrar kapandı. Şimdi bütün gözler Başvezirdeydi. Hükümdar Nu’man’ı en iyi tanıyan oydu içlerinde.

Başvezir başını kaldırdı. Tek tek vezirleri süzdü. Sonra ağır ağır:

 “Galiba anlar gibi oluyorum” deyince, hepsi dikkat kesildi.

 Biri:

 “Bildiğiniz birşey mi var efendim?”

 “Tam emin değilim ama...”

 Bir başkası:

 “Yoksa nerde olduğunu biliyormusunuz?`

 `Hayır, fakat ne yaptığını seziyorum.”

 Diğerleri büyük bir merakla:

 “Anlatınız efendim, sizi dinliyoruz.”

 Başvezir:

 “Geçenlerde, azamet ve güzelliğine hayran kaldığı Havernak sarayının zirvesine bir meslic kurdurmuştu.”

 Vezirler:

 “Hani şu, Necef ile Fırat arasında, Hire arasında bulunan muhteşem saray..”

“Dünyanın otuz acaibinden biri olarak tarihe bile geçti.”

“Hükümdarımız Nu’man’ın otuz yıl önce yaptırdığı saray değil mi?”

Başvezir elini kaldırarak:

“Evet evet işte o saray.” Diyerek herkesi sükuta davet etti ve:

“Biliyorsunuz, Hire, bu miladi beşinci asrın otuz yılını hükümdarımız Nu’man’ın idaresine geçmiştir. Ve haşmetli kralımız Nu’man, otuz yıldır bu saraya bıkmadan usanmadan devam etmiş ve en güzel vakitlerini onu  terasında kurduğu meclislerde değerlendirmiştir.” dedi ve başını önüne eğip, kısa bir süre durakladıktan sonra aralarında geçeni anlatmaya başladı:

“Geçen hafta yine bir meclis kurdurmuş, etrafı hayran hayran seyrediyordu. Bir ara yüzünü durgun bir hal aldı. Bana dönerek ve eliyle Necef ve çevresindekileri işaret ederek:

“Şu hurmalıkları, meyve bahçelerini, tarlaları görüyor musun?”

“Evet Sultanım” dedim.

“Peki ya, şu gümüş renkli yavaş yavaş akan Fırat’ı?”

“Evet Hünkarım.”

“Şunlara iyi bak, göz alabildiğine yeşilliklere, binbir renkli çiçeklere ve ötekilerdeki ekinlere, otlaklara..”

“Bakıyorum Sultanım.”

“Ya Fırat’taki balıkçıları ve orda burda bağı bahçesiyle uğraşan halkı görüyor musun?”

“Tabi Haşmetmeab, hepsini görüyorum.”

“Bütün bunlar kimin ya vezir?”

“Kimin olacak Sultanım, hepsi hükümdarlığınızın tabi.”

“Yani benim demek istiyorsun.”

“Ona ne şüphe Hünkarım.”deyince, Hükümdar Numan, düşünceli bir hal alarak ve kelimelerin üstüne basa basa:

“Evet, bugün benim. Ama ya yarın?” derken kalbinin ürperti geçirdiğini hissediyordum. Hayretle:

“Anlamadım Sultanım.” Dedim O yine tane tane:

“Yani benim sahip olduğum bu mal ve mülke, yarın başkası sahip olacak öyle mi?”

Bu alışık olmadığım yeni halin şaşkınlığı içinde:

“Şey, evet galiba.” Dedim titrek sesle. Meclistekiler de hayret içindeydiler. Bu sefer gözlerimin ta içine bakarak, çok ciddi vekararlı brş tavırla:

“Diri olan nasıl olur da, ölülere imrenir?” dedi ve benim allak bullak olan zihnime, şaşkın halime aldırmayarak:

“Öncekiler mülk, saltanat ve nimetlere boğulmuşken, şimdi onları kabirleri örtmüyor mu? Sonra kuru yapraklara dönmediler mi? Onlaraı Saba Rüzgarı savurmadı mı?” diye bir yığın soru yağmuruna tutmuş, kısaca demek lazımsa, o gün meclisten çok düşünceli ayrılmıştı. Bildiğiniz gibi müsbet düşünce, insanı doğruya götürür. Evet her zaman mal ve mülkünün çokluğundan ülkesinde akan ırmakların bereketinden gurur ve ve sevinç duyan Hükümdarımız Nu’man da, o gün, o eski halinden eser kalmamıştı. Sonraki bir kaç gün içinde de, düşünceli ve durgun halini muhafaza etti. Sonrasını biliyorsunuz. Tahtı terkedip kayıplara karıştı.”

Vezirin biri:

“İyi mi yaptı devletlüm?”

“Hem iyi yaptı, hem de kötü”

“Açıklar mısınız?”

“Dünyanın geçiciliğini anlaması büyük bir gelişme..Ama tahtı terketmesi hatadır. Biliyorsunuz, o bir hükümdardı. Ve bu milletin öyle bir sultana ihtiyacı vardı. Saltanatı yüzüstü bırakmamalıydı.”

“Nasıl?”

“Yani kalben dünyaya bağlanmamak şartıyla tahtı terketmeseydi daha iyi olurdu.”

Bir vezir:

“Doğru söylersiniz devletlüm.”

“O, kolay olanı yaptı. Zor ve makbul olan ise, çalışmayı bırakmadan, dünyayı kalben terketmektir.”

Sonradan akşam karanlığı basınca, Hükümdar Nu’man’ın, muhafızları yanından uzaklaştırdığı ve basit elbiselere bürünerek çöllere daldığı anlaşıldı. Ve tabi onu bir daha gören olmadı.

 

MUHSİN BOZKURT

Emekli Öğretim Görevlisi