|
-Yaşlı bir İstanbul hanımefendisinden dinlediğim, olmuş bir vak’ayı
ibret için edebi çerçevede sunuyorum.-
Süreyya hanım dul bir kadın. Altı ay önce kocasını kaybetti. Şimdi
yalnız yaşıyor. Hali vakti yerinde. İyi de emekli aylığı var.
Geçenlerde, oldukça kalabalık bir caddede yürümeye başlar. Canı
sıkılmıştır. Sağa sola bakınarak kaldırımları arşınlar. Vitrinlere göz
atar. Oyalanmak ister.
Bu şekilde
âheste
âheste
yürürken önünde yaşlıca bir çiftin münâkaşa
edişlerine şahit olur. İstemeyerek kulak kabartır. Elli ellibeş
yaşlarında görünen kadın; sinirli bir eda ile, yanında kendi halinde
yürüyen beyine verip veriştirmekte, kızıp durmaktadır. Kocasının yolu
uzattığından bahsetmekte..Adamı bir güzel haşlamaktadır. Daha fazla
sabredemeyen adam, kaşlarını çatıp karısına dönerek:
“-Biliyorsun hatun! der, bu adrese ilk defa gidiyoruz. Tabii ki sağa
sola, ona buna başvuracağız, sora sora bulacağız elbet; merak etme sen!
Sabırlı ol biraz! Nasılsa adres var elimizde... Er geç bulacağız...”
Kadının laf maf dinleyeceği yoktu! Tepesi atmıştı bir kez, hışımla baktı
kocasına..Dedi diyeceğini yine:
“-Sen zaten yolu uzatmaktan çok hoşlanırsın! Olmadık sokaklara dalıp
çıkarsın! Bak hâlâ
gelemedik bir türlü...” der demez, hanımından beş on yaş daha büyük
olduğu anlaşılan ve olgun bir görüntü veren adam:
“-Hanım der, işte adres! Al, sen ara! Madem ki benim rehberliğimden
hoşnut değilsin; bundan sonra adresi sen sor soruştur! Düş önüme! Artık
ben seni takip edip arkandan geleceğim! İşte geri kalıyorum! Hadi
bakalım, sen bul şu mâhut
adresi.”
Kadının yüz hatlarından kocasına karşı yersiz çıkışlardan ötürü pişman
olduğu anlaşılıyordu ama, olan olmuştu bir kere. Durup kala kaldı
öylece...
Bu duruma Süreyya hanım, daha fazla seyirci kalamaz. Hemen girer
devreye. Usulca yaklaşır hanıma. İstemeyerek vaziyetlerine şahit
olduğunu, birbirlerine söylediklerini duyduğunu belirtir. Mahzur ve
sakıncası yoksa bir kaç söz söylemek istiyorum der. Başlar konuşmaya:
“-Hanımcığım! Belli ki nice gün görmüş bir çiftsiniz. Beyinizin de
maşallahı var! Çok efendi, olgun, halim-selim bir insan. Her halde
emekli...Benim de sizin gibi çok anlayışlı, çok nazik, iyi bir kocam
vardı. Sizlere ömür, altı ay önce kaybettim. Şimdi koca evde yapa
yalnızım. Çocuklarım var ama, her biri bir başka yerde..Ha deyince
gelemiyorlar yanıma.
“Halim vaktim yerinde. Param pulum var Elhamdülillah! Çok şükür kimseye
de muhtaç değilim. Fakat neylersin ki koca evde, tek başıma,
yapayalnızım. O koca ev, bana dar geliyor şimdi. Kendimi sokaklara
atıyorum. Avare avare, o sokak senin bu sokak benim dolaşıp duruyorum.
Sonra da süklüm püklüm tekrar eve dönüyorum.
“Saatler bir türlü geçmiyor! Günler say say bitmiyor! Kocamın yeri asla,
hiç bir şekilde dolmuyor. Meğer ben, asıl onun sağlığında, asıl o
yanımdayken yaşıyormuşum da bundan gâfilmişim...Farkında
bile değilmişim..
“Laf aramızda, rahmetliyi az üzmemiştim hani..Şimdi yaptıklarım, gözümün
önüne geliyor da, ne boş; üzüm çekirdeğini bile doldurmayan şeyler için,
meğer boş yere, o güzel zamanlarımızı heba etmişiz!
“Şimdi kocamın yokluğunu çok derinden hissediyorum. Fakat ne çare? O
artık yok! Ölenle de ölünmüyorki hanımcığım! Allahdan, az çok inançlıyız
da, yine o bizi teselli ediyor. Ancak inancımız bize dayanma gücü
veriyor. Fakat hanımcığım yalnızlık Allaha mahsus..
“Verirsen izin;
Sana bir kardeş öğüdü,
Çözer bir çok kördüğümü.
Üzme sakın kocanı,
Kırma aman kalbini,
Etme eyleme münâkaşa,
Söz ver bana Allah aşkına,
Değmiyor bu hayat unutma!
Olmadık şey için kalb kırmaya.
Bu kısacık ömür,
Belki bitmez görünür!
Fakat değil mi ki kalan,
Sayılı bir kaç gün.
Hepsini bitmiş farzet bugün!
Bil kıymetini, beraberken kocanın!
Sonra bilsen de, yok faydası hayıflanmanın.
Unutma! Yanındaki hayat arkadaşın.
İyice bir düşün taşın!
Onsuz kıymeti yok ekmekle aşın!”
Der ve müsaade isteyerek ayrılır yanlarından.
Kocasının yokluğunu hissederek yine ta derinden.
10.07.2003
MUHSİN
BOZKURT
Emekli
Öğretim Görevlisi
|