|
13. 09. 2000
Son
zamanlarda gazete, radyo ve bilhassa televizyonlarda ısrarla ve sık
sık “irtica” yani “gericilik” endişe ve tehlikesinden bahsedilir
oldu. Gerçekten böyle bir tehlike Türkiye için var mıdır? Varsa
boyutları nedir?
Bu soruları
cevaplandırmadan önce, bazı hususları belirtmek lazım: Her fikrin
zıttı vardır. Her düşüncenin mutaasıbı/körü körüne savunucusu
vardır. Her fiilin yanlış uygulayıcısı vardır. Her mesleğin yanlış
tatbikçisi vardır. Üstelik böyleleri her zaman ve her yerde, hep
olagelmiştir ve daima da olagelecektir.
Fakat hemen belirtelim ki, bu
saydığımız ve sayamadığımız grup ve meslek
mensuplarının, büyük çoğunluğa göre sayıca
mevcudiyetleri, her zaman küçük çapta kalmış;
asla büyük bir yekun tutmamıştır.
Zaten bütün dünyada ideolojik
yönden faaliyet gösteren ve bu yolda taraftar
toplamak isteyenler de hep sayıca azınlıktan öteye
geçememişlerdir.
Bundan dolayı, sayıca ürkütücü
olmaktan uzak bir rakamla ifadesini bulan aşırı uçların
–ister dinsel ister gayri dinsel olsun-
tehlikesinden söz etmek ne kadar yerindeyse; bu
tehlikeyi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni çökertecek
derecede abartmak da bir o kadar yanlıştır.
Evet Türkiye için “irtica”
tehlikesi vardır! Fakat Türkiye’ye zarar verecek
boyutta değildir. Kaldı ki bu tehlike İslam’dan
değil; İslam’ı yanlış anlayan bir avuç müslümandan
kaynaklanmaktadır.
Bin yarım adam, bir tam adam
olamadığı gibi,
İslam’ı yanlış anlayan ve
yorumlayan kimselerin İslam diye bahsettikleri bir
takım siyasete ait hususların da İslam ile uzaktan
yakından alakası yoktur. Varsa, hata müslümanındır,
İslamiyetin değil.
Nasıl ki kimyager’in
hatasından Kimya ilmi; fizikçinin hatasından Fizik
ilmi sorumlu değilse, müslümanın hatasından da
İslam ilmi sorumlu değildir.
Yılan zehrine karşı panzehir,
yılan zehiridir. Hastalıklara karşı korunmanın
yolu, aşı olmaktan yani hastalık yapan mikrobu, vücüda
zerkederek, ona karşı bağışıklık kazanmaktan
geçer.
Öyle de Din’in yanlış
yorumlanmasından meydana gelen tehlikeyi önleyecek
olan da, ancak Din’in doğru yorumlanmasıyla
kabildir. Yani Din’in panzehiri yine Din’dir.
Yanlış İslamiyeti temize çıkaracak olan da ancak
doğru İslamiyettir.
Bunu sağlayacak olanlar, ise başta
İlahiyatçılarımız olmak üzere Diyanet mensuplarımız
ve okullarda Din derslerine giren öğretmenlerimizdir.
Kısaca insanımıza –devletçe- doğru dini ve gerçek
İslamiyeti öğretebildiğimiz takdirde “irtica”
diye bir tehlike kalmayacaktır.
Çünkü hastalanan vücud ölüme
terkedilmez. Aksine tedavisine bakılır. Din iki
taraflı keskin bıçak gibidir. Katletmekte de
kullanılabilir, ekmek kesmekte de.
İslam ilaç gibidir. İlaç nasıl
ki doktor reçetesiyle devaya sebep olur; rastgele
kullanmakla da ölümlere sebebiyet verirse; Kur’an-ı
Kerim’i kendi göre, keyfi yorumlayanlar, hem
kendilerine hem de vatana, millete ve devlete gaile açmaktan,
kendilerini kurtaramazlar.
Bunlar dinde hassas fakat
muhakeme-i akliyede noksan kişilerdir. Böylelerin
dine verdikleri zararı akıllı düşman bile
veremez.
Evet, insan mükerrem ve mükemmel
bir varlıktır. Yaratılışı icabı hakikati arar.
Fakat bazan hakikat zannederek yanlışa sarılabilir.
İşte bu yüzden kişiye çok büyük
mes’uliyet düşüyor. Doğru kişileri ve doğru
kitapları bulup seçmekte, azami dikkat ve gayret göstermelidir.
MUHSİN
BOZKURT
Emekli
Öğretim Görevlisi

|